KAMERİ AYLARIN TESPİTİNDE HESAP  VE ULUĞ BEY TAKVİMİ

KAMERİ AYLARIN TESPİTİNDE HESAP VE ULUĞ BEY TAKVİMİ

  • YAYINLAR
  • 14 Safer 1440 Salı

KAMERİ AYLARIN TESPİTİNDE HESAP VE ULUĞBEY TAKVİMİ

 

Yrd. Doç. Dr. Abdullah ACAR

NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ AHMET KELEŞOĞLU İLAHİYAT FAKÜLTESİ

 

 

I.          Giriş

Tarihin bilinen zamanlarından itibaren gökyüzü hareketleri, yeryüzünde yaşayanların maddi ve manevi eylemleri için referans olagelmiştir. İnsanoğlu, her ne kadar yeryüzünde yaşayan bir tür olsa da, gökyüzündeki cisimler onun için hep gizemini korumuş, güneş, ay, yıldızlar, gece, gündüz gibi hava hareketleri, daima bilgi kaynaklarından birini teşkil edegelmiştir. Kısaca, zamanın tayin ve tespiti toplumların birinci derecede önem verdikleri bir husus olmuştur. Özellikle İslam’da farz olan ibadetler için vakit şart kılınması, Müslümanları bu konuda daha hassas olmaya sevk etmiş ve ayın hareketleri hep inceleme konusu olmuştur. Bu ilgilenme başlangıçta hilali çıplak gözle/aletsiz görmek şeklinde iken, daha sonraki dönemlerde çeşitli araç-gereçler ve hesap ile yapılmaya başlanmıştır. Diğer bir ifadeyle, gök cisimlerinin düzenli ve periyodik hareketleri zamanın ölçülmesinde esas kabul edilmiştir. Kullanılan takvimlerin tamamının ortak özelliği ise, bir senenin genellikle 12 aydan oluşuyor olmasıdır.

Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de de, kainatın yaratılışından beri ay ayların sayısının 12 olduğu belirtilerek, güneş ve ayın hareketlerinin yılların sayısının bilinmesi ve hesap işlemleri için birer ölçü oldukları açıklanmıştır.  Türkistan bölgesinde meşhur olan “on iki hayvanlı Türk takvimi” ve tarih boyunca coğrafyaların tamamında bir yılın aylarının on iki olarak uygulanagelmesi, tabii bir insanlık refleksi ile ifade edilemez. Aksine bu durum, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’den bu yana insanlığın vahiyle beslendiğinin bir alameti olarak kabul edilmelidir. Yoksa çağlar boyu tüm insanlığın 12 rakamı üzerinde ittifak edebilmesi imkânsızdır. Bir başka deyişle, insanlığı bu konuda ittifak ettiren güç Allah’tır. Aksi halde, insan aklı devreye girseydi seneler ya 10’lu ya da 15’li sayılara bölünürdü ya da tüm dünyada ittifak sağlanması mümkün olmazdı.

İslam’da da bütün iş ve işlemlerin ayın hareketlerine göre tespit edilmesi genel kabul görmüştür. Bu konuda kesin bir nass bulunmamakla birlikte “Sana ayın hareketlerinden soruyorlar…”  şeklinde başlayan ayet delil olarak kabul edilerek, zekât yılı, yaş hesapları ve en önemlisi Ramazan ve kurban bayramları ve bu iki ayın içerisindeki bayram ve arefe gibi önemli günlerin ayın hareketlerine göre tespit edilmesi mecburiyet arz ettiğinden hüsn-i kabul görmüştür. Müslümanlar devlet teşkil etmeye başladıkları zamanlardan itibaren ayların tespitine önem vermişler, başlangıçta çıplak gözle/aletsiz yapılan rasat faaliyetleri, daha sonraları aletlerle ve hesapla yapılmaya başlanmış, bunun yanında ru’yet de asla ihmal edilmemiştir. Osmanlılar ise, hem kameri-hicri takvimi, hem de rumi-takvimi kullanarak, kendilerine göre farklı bir hesap yöntemi takip ettikleri belirtilir.

Arapça’da insanların çıplak gözleriyle yaptıkları gözetlemeye “ru’yet”, aletle yapılan gözetlemeye ise “rasad” denilmiştir.   Arapça rasad (gözetleme) ve Farsça hâne (ev) kelimelerinden oluşan rasad+hâne’nin Arapça’sı “beytü’r-rasad” veya ism-i mekan kipinden yapılan “marsad” dır. İslam bilim tarihinde bakıldığında Bu iki kelimenin de kullanıldığı görülür.  

II. Osmanlılardan Önceki Müslüman Devletlerde Astronomi Çalışmaları

Tam teşekküllü ve gerçek manasında bir akademik kurum olarak rasathaneler ilk defa İslâm medeniyetinde ortaya çıkmışlardır. Daha önceki medeniyetlerde mesela eski Yunan’da, gözlemler ya yüksek tepelerde veya uygun yere kurulmuş kule biçimindeki basit binalarda yapılıyordu. Site şehirleri de bu sebeple genellikle yüksek tepelere kurulduğu görülür.

İslâm tarihinde rasathaneler ya dini ilimlerin okutulduğu medreseye bağlı olarak veya sadece içinde gözlemle birlikte astronomi ilminin yapıldığı bağımsız bir kurum olarak kurulmaya başlanmıştır. Namaz, oruç gibi ibadetlerin vaktinin hesaplanmasında ay ve güneş esas alındığından, medreselerdeki alimler aynı zamanda iyi bir gözlemci idiler. Hatta, Horasan bölgesinde ilk kurulmaya başlanılan camilerin yanına inşa edilen minarelerin camilere bitişik değil, ayrı inşa edildikleri görülür. Bunun sebebinin, gündüzleri minarenin gölgesiyle öğle  ve ikindi  namazlarının hesabını yapmak, karanlık vakitlerde ise minarenin tepesinden hilalin doğuş-batışını ve imsak vaktinin başlayış-bitişini hesap etmek olduğu belirtilir. 

İslam dünyası ve astronomi tarihindeki ilk büyük ve ciddi anlamdaki rasathane Halife Harun Reşit zamanında Cündişapur’da 800 yılında Ahmed en-Nihavendi tarafından kuruldu.  Ancak rasathanelerin asıl gelişimi Abbasi halifesi Me’mun(819-833) döneminde görüldü. Bu dönemde Bağdat’ta “eş-Şemmasiyye’de kurulan rasathane ile Suriye-Dımaşk’ta kurulan “el-Kasiyyûn’de -ki buralar şehrin en yüksek tepeleridir- rasathanelerin kurulmasıyla gözlemler yapılmaya başlanmış, astronomi sahasında orijinal eserler ortaya konmuştur. Gözlem yapan âlimler arasında cebir ilminin kurucusu el-Harezmî (öl. 850 civarı) ile Habeş el-Hâsib (öl 840 civarı) vardır. Daha sonra, Büveyhi emiri Şerefüddevle zamanında Bağdat’ta, 1025’te hükümdar Ebu Ali ibn Sina tarafından Hemedan’da, Büyük selçuklu hükümdarı sultan Melikşah döneminde 1075’te İsfahan’da, 1259’da Merağa rasathanesi, 1300’lü yıllarda Tebriz civarında Gazan Han tarafından kurdurulan rasathane ile 1420 yıllarında ünlü astronomi bilgini ve hükümdar Uluğ Bey tarafından kurulan Semerkant Rasathanesi islam dünyasının en büyük rasathaneleri kabul edilmiştir. Kısaca, Müslümanların yaşadıkları büyük şehirler ve ilim merkezlerinde rasathaneler kurulduğu görülür.

III.        Osmanlılar Döneminde Astronomi Çalışmaları

Osmanlı Devleti kurulduğu sırada, henüz kuruluş döneminde olmasından kaynaklandığı için, 12. ve 13. yy. da hüküm süren İlhanlılar devrinde kurulan Merağa Astronomi Ekolu, Anadolu topraklarında da tesirini sürdürmüştü. Nasiruddin el-Tûsî (öl. 1274) ve etrafındaki astronomlar gözlemler yapıp Zîc-i İlhani'yi hazırlamışlar, astronomi ile ilgili çok sayıda kitap yazmışlardır. Diğer taraftan XIV. yüzyılda Şam bölgesinde yaşayan İbn el-Şâtir (öl. 1375) ve arkadaşlarının temsil ettiği başka bir ekol de vardı. Bu ekol el-Mizzî (öl. 1349), İbn el-Mecdî (öl. 1447), Abdülazîz el-Vefâî (öl 1469), Sibt el-Mardînî (öl. 1506), Muhammed b. Ebi'l-Feth el-Süfi (öl. 1536) gibi âlimlerle Osmanlılar'ın Şam ve Mısır'ı ele geçirmelerine kadar devam etmiştir.

Osmanlılar devrinde astronomi ile uğraşan ilk âlimler XV. yüzyılın başlarında yaşamışlardır. Bunlar doğu astronomisinin temsilcileridir. Avrupa astronomisinin ilk etkileri ise ancak XVI. yüzyılın ortalarında hissedilmeye başlar. XV. yüzyıl başında Ahmed-i Dâî, Nasîruddin el-Tûsî'nin takvimle ilgili iki risalesini Türkçe'ye çevirmiş ve bazı ilaveler de yapmıştır. Bu zamanda yaşayan en büyük Osmanlı astronomu ise Kadızâde el-Rûmî (öl. 1532) dir. Bu zat, Semerkand'ta Uluğbey ile tanışmış, onun kurduğu medresede ders vermiştir.

Yavuz Sultan Selim, Şam ve Mısır bölgelerini 1517 yılında fethedince bu bölgelerde yaşayan astronomlar da Osmanlı sahasına girmişlerdir. Bundan sonra, Merağa Ekolü yanında Şam-Mısır Ekolü'nün ağırlığı da hissedilmeye başlanmıştır. Bundan sonra Osmanlı Devleti'nde astronomi ilminin merkezleri İstanbul ve Kahire olmuştur. Bu rasathaneler daha çok özel sektör denilebilecek vakıfların ya da medreselerin kontrolünde faaliyetlerini sürdürmekteydiler.

Osmanlı Devleti'nde resmi devlet kuruluşu sayılabilecek manada rasathane ancak 300 yıl sonra Rasadhane-i Amire-i Alaimu’l-Cev (Gökyüzü Alametlerini Gözetleme Kurumu) adıyla Beyoğlu'nda 1868 yılında kurulmuş, müdürlüğüne Ariste de Coumnbary (öl. 1895) getirilmiştir. Daha sonra, rasathanenin müdürlüğüne Salih Zeki (öl. 1921) ve Fatin Gökmen (öl. 1955) getirilmiştir. Fatin Gökmen zamanında da Kandilli Rasathanesi kurulmuştur.

Osmanlılar zamanında vakit tayini için hesap cetvelleri gibi kolay metotlar ortaya koymuşlardır. XVII-XVIII. asırlarda Mısır’da ve İstanbul'da astronomi ile uğraşan âlimler yetişmeye devam etmiş ve değerli eserler yazmışlardır. Bu arada, Uluğbey’e ait olan  Zic-i Uluğbey birkaç defa Türkçe'ye ve Arapçaya tercüme edilmiştir. Bu tercümelerde sarayda II. Beyazıt koleksiyonunda bulunan orijinal nüsha kullanılmıştır. Meşhur tabiplerden Abbas Vesim Efendi( öl. 1760) bu eseri şerhetmiştir.

Bu arada geleneksel astronomi sahasında eserler yazarken Osmanlı âlimleri XVI. yüzyıldan itibaren az da olsa Batıdaki gelişmelerden haberdar olmaya başlamışlardır. Pîrî Reis coğrafya ve harita bilgilerinde, Takiyüddin mekanik saatler konusunda Batı'daki gelişmelerden büyük miktarda faydalanmışlardır. Bu arada, Batı'da astronomi sahasında devrim yapan Kopernik, Galileo, Kepler ve Newton'un çalışmaları Osmanlı astronomlarının dikkatini çekmemiştir. Buna karşılık pratik astronomi ile ilgili çalışmalar daha çok ilgi uyandırmıştır. Fakat, yine Uluğbey Zici'ne göre takvim yapılmaya devam edilmiştir.

Kısaca, Osmanlılar astronomi sahasında da büyük âlimler yetiştirmişler, dünyadaki gelişmelerle az çok ilgilenmişlerdir. Bütün bilimler ve edebi alanlarda olduğu gibi, Osmanlılar devrinde astronomi sahasında koyu karanlık bir devir yaşanmamıştır. Bilimsel gelenek devam etmiştir. Cumhuriyet devrine girerken her konuda olduğu gibi, modern gelişmelerin çoğu benimsenmiş, astronomi sahasında Salih Zeki, Fatin Gökmen gibi dünyadaki gelişmeleri takip edebilecek şahsiyetler yetişmiştir.

Osmanlı öncesi devletlerde ve Osmanlılarda faaliyet gösteren rasathaneler, bir yandan icat edilen yeni aletlerle gökyüzü ve yeryüzündeki tabiat olaylarını inecelerken, diğer yandan gözle ayın görülmesine şahit olma hususunda da görevli “muvakkit” ler istihdam edilmekteydi.

IV.       Ru’yet-i Hilal’in Dini Yönü

Öncelikle, namaz, oruç, hac ve zekat için vakit olmazsa olmazlardan birisidir. Bu sebeple hilali gözetleme ve senenin günlerini hesaplama faaliyeti dini bir eylemdir. Bundan dolayıdır ki, ibadetlerin sahih olabilmesi için Müslüman ilim adamları güncel tabirle astronomi ilmiyle-astroloji değil- uğraşmayı dini bir vecibe olarak görmüşlerdir. Bu noktada zaman tespiti ile uğraşmak bir dini faaliyettir. Bu ibadetler kısaca şunlardır:

a.         Ramazan Başlangıcı, bitişi

b.         Hacılar için Arefe günü ve Kurban Bayramının bitiş günü.

c.         Vakitlere bağlı nezirler ve hilalle bilinebilecek nafile oruçlar

d.         Vefat iddeti ile iyas iddetinin süresinin tespiti

e.         Borçlanma, İcare, sözleşme, rada’müddeti, hamilelik müddeti vb.

Bizim burada dini yönünden kastımız da vakitler iyi tespit edilmezse ibadetlerin sıhhat, fesat veya butlan boyutu ile alakalı durumlar olacaktır. Çünkü Müslümanların ferdi ve ictimai muamelelerinin her birisinin bir karşılığı vardır. İslam tarihi boyunca hilalin gözetlenmesi de ümmetin üzerine farz-ı kifaye  olarak değerlendirilmiştir. Bu sebeple de yukarıda izah edilmeye çalışıldığı gibi, vakitleri tespit için kişi ya da kurumlar görevlendirilmiştir.

Özetle, Müctehid imamlar ayın hesap ile tespiti konusunda özetle şu kanaatlere sahiptirler:

A. HANEFİLER

İbn Abidin Hanefi mezhebindeki görüşleri şu şekilde hulasa eder:

-Müneccimlerin görüşüne itibar edilebilir.

-Hesap yapanlar bir tarih üzerinde ittifak etmişlerse sözlerine itibar edilebilir.

-Kahinlerin sözlerine itibar edilmez.

B. ŞAFİİLER

-Hesap, ru’yetle te’yid edilmezse bile buna itibar edilir. Takiyuddin es-Sübki bu kanaattedir.

-İbn Hacer, hesabın yanında ru’yet de olmalıdır.

-Hesap yeterlidir. Ru’yet de yapılırsa caizdir. İbn Süreyc bu kanaattedir.

Fakat burada hesap denilirken, müneccimlerin bildirdikleri anlaşılmıştır. Dolayısıyla, kahin ile gök bilimci aynı değildir.

Öte yandan, Şafiiler, ayın doğduğu mıntıkalara(ihtilaf-ı metali’) itibar ederler. Yani, onlara göre her belde, aynen güneşin hareketine göre namaz kılındığı gibi, oruçta da her belde muhayyerdir, derler. Eğer beldeler birbirine yakın iseler, tek belde hükmü verilebilir. Bu uzaklık ya da yakınlığı 24 fersah olarak tespit etmişlerdir ki, bu da 115 km. ye tekabül etmektedir. 

Hanefiler ise, zahir görüşe hadisi şerifteki mutlaklık ve tahsis bulunmaması sebebiyle ihtilafı metali’e itibar edilmemesi gerektiği kanaatindedirler. İlk hilal görülen belde halkının bunu diğer bölgelere bildirmeler gerekir.  Maliki ve Hanbeliler de Hanefiler gibi düşünmektedirler.  Burada Hanefilerin İslam ümmetinin tevhidine ve ittifakına büyük önem verdikleri anlaşılmaktadır.

Öte yandan, astronomi alimleri(ilm-i hey’et) ile astroloji bilginleri(ilm-i nücum) arasında da farkın bulunduğunu ifade etmek yerinde olacaktır.  Her iki grup ta yıldızlardan elde ettikleri bilgilerle bazı tahminler yapmaktadırlar. Astro kelimesi, Yunanca’da yıldız (star) manasına gelmekte, bu da Arapça’daki necm/nücum kelimesinin tam karşılığıdır. “Logi” de bilim manasına gelmekle birlikte, daha çok gökteki cisimlerin insanların hayatlarına etkisini tecrübeye dayalı olarak tahminlerde bulunmak manasındadır. Astro+nomi tamlamasındaki “nomi” ise, daha çok kanun ve yasa manasına gelmektedir. Bu da “gökyüzü yasaları” ya da “yıldızların yasaları” gibi manaları havidir.  Dolayısıyla, kelimenin sonunda bilim olsa da astrologlar, astronomlara göre daha çok akıl yürütme ve tahmin yaparken, astronomi alimleri ellerindeki alet-edevatla hesap yaparak objektif kriterlere göre bilgi üretmektedirler. Dolayısıyla, Hz. Peygamberin “hilali görme konusunda kim kahinlerin sözüne itibar ederse Muhammed’e indirileni inkar etmiş olur...”  hadisinin astronomi ilmiyle uğraşmayı zemmetmediği, aksine yıldızlara bakarak, onlarla kahinlik yapmayı ve bu kahinlere inanmayı kınadığı kanaatindeyiz. 

V.        Kameri Ayların Tespitinde Kullanılan Ru’yet ve Hesap Yöntemleri

Osmanlılardan önceki ve sonraki dönemlerde rasathanelerde gözleme dayalı verilerin kayıt altına alınması suretiyle katalogların/listelerin tutulması ve eldeki bu verilere dayalı hesaplar yapılması esasına dayanıyordu, denilebilir. Aslında gözetleme için inşa edilen bu kurumlara “ru’yethane” yerine “rasathane” ismini koymaları, onların günümüzde halen tartışılmaya devam edilen   “hesap yöntemi” ni tercih ettiklerinin bir göstergesi sayılabilir. Çünkü Kur’an’da “Güneş ve ay hesaplıdır” , “Siz hesabı senenin günlerinin sayısını bilesiniz diye aya farklı farklı menziller takdir ettik”  , “Sana hilalleri soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir"  mealinde ayetler vardı. Bu ayetleri referans kabul eden alimler Kur’an’da tefekkür etmeye çağıran ayetleri incelemeye ve onlardan istifade etmeye çalıştıkları görülür. Çünkü, ru’yet sübjektiftir, doğrulanabilirliği şüphelidir. Hilali gördüğünü iddia eden şahitlere sadece yemin ettirilerek, hilalin görüldüğüne hükmedilebilir. Buna mukabil hesap, objektiftir, hesap verilebilir, kontrol edilebilir yönü bulunması sebebiyle ru’yete göre daha güvenilirdir. Rasad kelimesi ise hem ru’yeti hem de hesabı içine alması nedeniyle nasslarda yer almamasına rağmen böylesine kuşatıcı bir kelimenin tercih edilmesi de oldukça isabetlidir.

Öte yandan, hilalin ve güneşi doğuş ve batış zamanlarını “hesaplama yöntemiyle” tespit edilme faaliyetine karşı çıkanlar ise başlıca şu gerekçeleri sunmaktadırlar:

a.         İslam çok tabii bir dindir. Mükellef olmak için kulun gücünü aşan şartlar konulmamıştır. İslam’da ibadetler tabiat şartlarına, yani güneş ve ayın hareketlerine bağlı bir dindir. Bu sebeple İslam, ibadetlerin bizzat kendisinde ya da ibadet alanlarında tüm yönlerden eşitlik bulunmasına, zenginle fakir arasında farklılığın bulunmamasına özel bir önem göstermiştir. Buna, hac ibadeti esnasında tüm hacıların kıyafetinden, Mina, Müzdelife ve Arafat’ta ifa edecekleri bütün görevlerde eşit şartlara tabi oldukları da ilave edilebilir. Bu sebeple İslam’daki temel ibadetler ve yükümlülükler, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın tüm Müslümanların kolayca yapabileceği basitlik ve sadelikte vaz edilmişlerdir.  Bu, zengin kişinin ibadetler sahasında daha iyi olanaklara sahip olmaması, fakir kişinin de bu imkânlardan mahrum kalmaması demektir. Bu sebeple İslami ibadetlerin hiçbiri, ne ilkel felsefelere ne de modern bilime ve onun icatlarına bağlı değildir. Bu sebeple, aynı ibadetleri yapan Müslümanların hiçbir zaman araştırmacı, matematikçi, astronom, filozof veya herhangi bir kimsenin yardımına ihtiyacı yoktur. Ayın, hilal şeklindeki doğuşundan dolunay şekline gelinceye kadar geçirdiği evreleri bir astronomun daha iyi anlaması mümkün olmasına rağmen Hz. Peygamber (SAV), Müslümanların kafasını kurcalayacak bu karmaşık ve sanatsal bu türden çabalara ihtiyaç olmayacak şekilde basit ve yüzeysel bir tarzda ve belirli bir sabitlemeyi esas almalarını Müslümanlara tavsiye buyurmuşlardır. 

Meşhur Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi de, nassların dışına çıkmamakta ısrar eder ve bu meyanda teknik iletişim vasıtalarıyla yapılacak hukuki işlemlerin de katiyet ifade etmeyeceğinden geçersiz olduğunu belirtir. Bu teknolojik vasıtaların din işlerinde değil de, dünyevi işlerde geri kalmamak için kullanıp itimat edilebileceğini söyler. 

Halbuki, Kur’an ve Sünnet, zamanın başlangıcından sonuna kadar dünyada bulunabilecek alametlere dikkatleri çekerek, “devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?  derken, uçağın nasıl uçtuğuna bakmaz mısınız? demez. Çünkü, deve her zaman yeryüzünde bulunması/görülmesi mümkün bir varlık iken, uçak her kavim için enteresan bir icat olmayabilir. Dolayısıyla, hilal de herkesin her çağda görmesi mümkün olan bir alamet olması sebebiyle Kur’an, dikkatleri en temel ve objektif kriter olan ay ve güneşe dikkat çekmiştir. En azından hesaba itibar etmeyin buyurmamıştır. Bu da bunun cevazını için yeter şarttır, kanaatindeyiz.

b.         Eğer uzay araçları ile hilali gözetlemek İslami bir eylem ya da şer’i bir ihtiyaç olsaydı, Efendimizin arkadaşlarının hilali gözetleme/inceleme amaçlı dağlara çıktıklarına dair hadis-i şeriflerden rivayetler bulunurdu. Nitekim, Hz. Peygamber dönemi, halifeler dönemi ve İslam’ın ilk yıllarında hiç kimse, bazı insanları yüksek dağlara gönderip hilali gözetlemelerini istediklerine dair düzenlemelerin yapıldığından bahsetmez.

c.         Bir bilgisayar yazılımı yardımıyla uzay boşluğunda ayın varlığını tespit etmek çok zor bir şey değil iken, hilali mutlaka göreceğini garanti etmek ise mümkün değildir. Çünkü hilali görebilmek, keskin bir görüşe, tecrübe ve hava şartları gibi diğer bazı şartlara bağlıdır. Buna ayı görmek için diğer bütün şartları da ilave etmek gerekir. Öte yandan, bilgisayar ayın yüksekliğini ve şeklini bize hesap ederken, ay görülmeyecek şekilde bulutların arkasında da kalabilir.

d.         Ay her zaman görülmesi mümkün olabilen bir şey olduğu için, alçak tepelerden hilali görmek mümkün olmadığı zaman, onu izlemek için daha yüksek yerlere çıkmak mümkündür. Hesaba gerek yoktur. Bu istisna da “zahiru’r-rivaye” ye aykırı bir kanaat değildir.

VI.       Ramazan ve Kurban Günlerini Hesapla Tespit İçin Kıyamete Kadar Geçerli Uluğbey Takvimi

Uluğ Bey, Timur Devletinin kurucusu Timur’un Şahruh isimli küçük oğlundan torunudur. 19 Cemâziyelevvel 796’da (22 Mart 1394) bugünkü Azerbaycan’ın Sultâniye şehrinde doğdu.. Uluğ Bey unvanı Timurlular’daki “emîr-i  kebîr”in Türkçe karşılığı olup büyük hükümdar manasındadır. Babası Uluğ Bey’e henüz onaltı yaşında iken 1409 yılında Semerkant merkezli Mâverâünnehir bölgesinin yönetimini verdi. Ancak vaktinin çoğunu bilimsel faaliyetlere adadığı için devlet işlerini babasına bağlı şekilde ve onun yardımıyla yürütüyor, diğer emîrler gibi o da hutbelerde ve sikkelerde Şâhruh’un adını kullanıyordu.

Babası Şâhruh’un 850’de (1447) vefatından sonra taht kavgaları başladı. Çıkan iç karışıklıklar sonucunda Uluğ Bey, hükümdarlık hak ve iddiasından vazgeçip oğlunun egemenliği altında yaşamaya razı oldu. Uluğ Bey’in hükümdarlığı iki yıl sekiz ay sürdü.

Uluğ Bey matematikçi, astronom, edip ve şair olmasının yanı sıra Kur’ân-ı Kerîm’i yedi kıraat üzere okuyacak kadar kıraat ilmine vâkıftı. Döneminin her alanda başarılı din, ilim, sanat ve edebiyat âlimlerini davet ederek bol ihsanlarda bulunmuş, kendisi de onlardan çok istifade etmiştir. Kadızâde-i Rûmî, Cemşîd el-Kâşî ve Ali Kuşçu bunların en meşhurlarıdır. Matematik ve astronomi alanındaki üstün başarılarının yanında Uluğ Bey’in mimaride bıraktığı eşsiz eserlerin bir kısmı zamanımıza ulaşmıştır. 1417-1420 yılları arasında biri Buhara’da, diğeri Semerkant’ta iki medrese yaptırmış ve geniş vakıflarla bunları desteklemiştir.

Üstün bir zekâya sahip olan Uluğ Bey başarılı bir matematikçi ve astronomdu. Henüz küçük denecek yaşta Merâga Rasathânesi’ni görmüş ve zihninde ona bir yer ayırmıştı. Bu sebeple Merâga’dan sonra en büyük rasathâneyi Semerkant’ta kurmuştur. Bu yapı, Kadızâde-i Rûmî ile Cemşîd el-Kâşî’nin gözetiminde inşa edilmiştir. Uluğ Bey’in ölümüne kadar otuz yıl faaliyetini sürdüren rasathâne ve burada oluşturulan astronomi tabloları teleskopun icadına kadar ilim dünyasında etkili olmuştur.

Semerkant Rasathânesi’nde Uluğ Bey, hem İslâm dünyasında hem Avrupa’da alanında kaynak eser kabul edilen Zîc-i Uluğ Bey’i meydana getirmiştir. Bu rasathanede yaptığı ölçümleri bir katalogda toplamış ve çok küçük hatalarına rağmen bugün bile kullanılabilecek hassas şekilde kameri ayların tespiti için bir takvim hazırlayarak, bu takvimin kıyamete kadar kullanılabileceğinin ispat etmiştir.  Kameri takvime göre 56 yıl ömür süren Uluğbey’in muhteşem takvimini aşağıda sunuyoruz:

VI. Cetvellerin Kullanılışı ve Ramazanın Başlangıç Tespiti:

Hicri senenin ilk ayı olan Muharrem’in 1. gününü tespit etmek için bilinen hicri sene (içinde bulunulan sene) daima 210 sayısına bölünür. (Uluğbey bu sayıya nasıl ulaştığını açıklamamakla birlikte, uzun araştırma ve hesaplamalar sonucu bu rakama ulaştığı düşünülmektedir.) Bu taksimin kalanının birler basamağındaki sayı bakiyeden çıkarılır. Kalan tam sayı, yani sonu sıfırla biten sayı 1. cetveldeki birinci sütunda bulunur. Sağa doğru gidilince baki sayının birler basamağındaki rastlanan sayı, o yılın hicri 1. günüdür. Mesela: 1409/210=149 dur. 149 daki 9 atılınca 140. satırın hizasındaki 9 rakamına ait sütunda 1 bulunur. Böylece, 1409 hicri senesinin ilk gününün Pazar günü olduğu anlaşılır.

Buradan hareketle, Ramazan ayının ilk gününü tespit edelim. 2. cetvelde Muharrem hizasındaki, yani ilk satırdaki sene başı günün gösteren 1 rakamından yukarıdan aşağıya doğru inilince, Ramazan ayı hizasında 6 görülür. Buna göre 1409 hicri senesinin Ramazan ayı Cuma günü başlamıştır.  

Bu takvime göre; mesela, 2006 senesinin bir bölümü 1427. hicri seneye denk gelmektedir. Ya da 1427 senesinde Ramazan başlamıştır. Bu yılın Ramazan başlangıcını tespit için önce o yılın ilk gününün bilinmesi gerekir. Buna göre, 1427/210=167 dir. 167 deki 7 yi elde tutup 1.cetveldeki 160. satırın yukarıdaki 7 sayısına rast gelen sayı 3 tür. Bu da hicri yılın ilk gününün yani Muharrem ayının ilk gününün Salı olduğu anlaşılır. Buradan 2. tablodaki 3 rakamının hizasından aşağıya doğru Ramazan Ayı hizasında 3 ü karşılayan rakam 1 dir. Bu da 1427 yılının Ramazan ayının ilk gününün Pazar günü başlayacağına işarettir. Hatta Kurban bayramı da yine Pazar gününe denk gelecektir.

Uluğbey, kameri bir senenin 12 aydan oluştuğunu, senenin ilk ayının Muharrem olduğunu ve Muharrem’den başlayarak ayların gün sayısının 30, 29 şeklinde sene sonuna kadar itibara aldığı belirtmektedir.  

Yine, 2017-2018 yılı 1439 hicri yılına tekabül etmektedir. 1439:210=6, Yani 6x210=1260.   

1260 sayısı 1439 dan çıkarılırsa, geriye 179 kalmaktadır. 179 sayısının sonundaki 9 rakamı atılınca, 1. Tablodaki 170 satırının 9. Rakamına denk gelen gün 6. gün olan Cumadır. Bu ise, 1439 hicri senesinin Muharrem’in ilk gününün Cuma olduğuna işarettir. İkinci cetvelde Muharrem’in hizasından aşağıya doğru inilirse 4 rakamı bulunur. Bu da 4. Gün yani Çarşamba’ya denk gelmektedir. Bunun anlamı 1439 hicri senesinde oruç tutulmaya Çarşamba günü başlanacağı anlamına gelmektedir. Diyanet Takvimine bakıldığı zaman da aynı günün önceden ilan edildiği görülmektedir.

http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/Sayfalar/2018DiniG%C3%BCnlerListesi.aspx  (Erişim Tarihi:10.01.2018)

 

Görüldüğü gibi Uluğbey, tüm gözlemleri sonunda bir cetvel icat etmiş ve bu cetvelden her zaman istifade edilebileceğini ortaya koymuştur. Bu cetvelin kendi yaşadığı çağların öncesi için de uygulandığı zaman da doğru sonuç verdiğine dair bir örnek verelim: Uluğbey, h. 796 yılında doğmuştur. Buna göre 796 yılı yine 210 bölünürse: 796:210=3, 3x210=630. 796-630=166  160 satırında 6. Gün Cuma’ya denk gelmektedir. Bu o yılın Muharrem’inin ilk günüdür. O yılın Ramazan ayının ilk gününün de Çarşamba gününe isabet ettiği söylenebilir. Fakat, 24 saatlik bir günde güneş iki defa doğup battığından, Ramazan ayına başlangıçta bir günlük farkın normal olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.

Yine, 210 rakamının tam bölündüğü, mesela hicri 2100. Yılın Ramazan ve Kurban günleri de hesap edilebilir: 2100:210=10. Kalan 0(sıfır)dır. Birinci tablodaki 0 rakamının bulunduğu hizaya gidilirse, yine 0(sıfır) la karşılaşılacaktır. Bu sıfırın hizasına denk gelen 2 rakamı o yılın ilk günü olan Muharrem ayının birinci gününün Pazartesi’ye denk geleceğini bildirir. İkinci cetveldeki 2 rakamının Ramazan ayı hizasına inilince ise 7 rakamı ile karşılaşılacaktır. Bu da 2100 yılının Ramazan ayının ilk gününün Pazar gününe denk gelmesinin büyük ihtimal olduğunu göstermektedir. Ancak, bir günlük fark asla unutulmamalıdır ki, bu da normaldir.

VII.      Sonuç ve Teklifler

a.         Müslümanlar, maddi ve manevi her işlerinde matematik/hesap ilminden istifade ederken, sırf hadis-i şerifte  “hilali görünce oruca başlayın…”  ibaresindeki “görmek” fiilini basit anlamda anlayıp hesabı bir kenara bırakarak, ay ve güneşin hesapla döndüklerini beyan eden ayetleri görmezden gelmelerinin ilmi bir izahı yoktur. Bu sebeple hesap da ru’yet de ihmal edilmemelidir. İkisinden birisini öncelemek yerine ikisini de eşdeğer tutmak, günün şartlarına uygun olacağı kanaatindeyiz. Ayrıca, “ru’yet” kavramı Arapçadaki nakıs fiilden türemesi nedeniyle, manasının ve mahiyetinin de nakıs olacağı muhtemeldir. Yani görmek, kişiden kişiye, değişebildiği gibi, iklim şartları ve bakan kişinin göz sağlığı ile de doğrudan ilişkilidir. Buna mukabil “şehadet” ve “beyyine” fiilleri “ru’yet” ten daha kuvvetli mana ifade ederler. Bu fiillerin ikisinin de asıl manalarından birisi, fıkıhta kuvvetli “şahitlik” anlamındadır ki, delilli, belgeli konuşmak demektir. Ayrıca, şahitlikte ise herkesin şahitliği kabul edilmez.

b.         Dünyada ay ve güneşin ne zaman doğacağı, en ince salisesine kadar hesap edilebilmektedir. İmkan dahilinde bu hesaplarla elde edilen sonuçlarla hareket edilmesi, ümmetin birliğine katkı sağlayacaktır. İmkanı olmayan devlet ve milletler/kabileler ise ru’yet ile amel edebilirler. Unutulmamalıdır ki, oruç, hac ve zekat ibadetleri evrensel bir ibadettir. Müslümanların birlik ve beraberliğinin temini için bu ibadetlerde ortak hareket edilmesi büyük önem arzetmektedir.

c.         Rahman suresinde, “O Allah iki doğu ve iki batının Rabbi’dir”  buyurulmaktadır. Dünyada bir günde iki doğuş ve batış bulunduğundan İslam ülkeleri arasında Ramazan başlangıç ve bitişindeki bir günlük farka itibar edilmesi normal kabul edilmelidir.

d.         Aynı boylamda bulunan İslam ülkelerinde farklı günlerde Ramazan ve bayram yapılmasının izahı yoktur. Bu konudaki farklılıkların dini değil siyasi olduğu kanaatindeyiz. Bu noktada yöneticilere büyük görev düşmektedir.

e.         İslam tabiat ve fıtrat dinidir cümlesini çok basite irca ederek, sadece ru’yeti itibara almak, “bilmiyorsanız bilene sorun”  ayetini ihmal etmek manasına geleceği düşüncesindeyiz.

f.          İslam ülkelerindeki astronomi bilginlerinin ortak çalışma alanı oluşturmaları, bu suretle bu bilgilerin fakihler tarafından da kullanılmasının önü açılmalıdır. Bunun gerçekleşmesi için ise siyaseten de birlik olunmasının gereği aşikardır.

g.         Hilali çıplak gözle gördüğünü söyleyen herkese itibar edilmemelidir. Her işin bir ustası olduğu gibi, hilal gözetlemenin de bir yöntemi ve ustası olduğu unutulmamalıdır. Hilalin ilk ve son günü ile diğer günlerdeki görünüş şekilleri esas alınarak “hilal gözetleme uygulamaları” yapılmalı, özellikle İHL ve İlahiyat fakültelerinde de bunun devamının sağlanması gerekir. Bir gözetleme kültürünün/sünnetinin oluşmasının zemini hazırlanmalıdır. Sünnet ihya edilecekse, bu önemli sünnet ihya edilmelidir.

h.         Kulların Allah’a karşı haklarından sayılan(hukukullah) namaz, oruç, hac, zekat konusunda yapılması muhtemel hataların telafisi, kısmen Kur’an’da ve Sünnet’te izah edilmiştir. Fakat bu açıklamalar kulun her gün ihtiyaç duyduğu konularda değildir. Mesela, hac ömürde bir kez, oruç senede bir kez yapıldığı dikkate alınırsa, hukukullaha müteallik ibadetlerde yapılacak hataların, kul haklarına kıyasla daha kolay olduğu, bir başka ifadeyle kulun vüs’atini/gücünü aşan durumlarda Allah’ın mağfiretinin daha geniş olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Kısaca ümmet, ru’yet ya da hesap ile derin araştırmalarına rağmen bayram gününü tespit hususunda yanılsa dahi, Rahman’ın geniş rahmeti ile muamele edeceği hakikati göz ardı edilmemelidir. 

VIII.     Kaynakça

Adıvar, Adnan, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1982.

Aydüz, Salim, Muvakkithane, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 31/413.

…………….., Rasathane, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 24/301.

Ayni, Bedruddin(v.1451), Umdetül-Kari şerhu Sahihi’l-Buhari, I-XXV, Beyrut, ts.

Barthold, Wilhelm, Uluğ Beğ ve Zamanı (Çev. 1. Aka), Ankara 1990;

…………………..,  İslam Medeniyeti Tarihi, (Çev. Prof. Dr. Fuat Köprülü), 2. Baskı, Ankara, Diyanet İşleri Başk.  Yy., Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1963.

Ceziri, Abdurrahman, Kitabul-Fıkh ale’l-Mezahibi’l-Erbaa, I-IV, Kahire.

Dizer, Muammer, Hicri-Kameri Takvim, İstanbul Rasathanesi Tebliği, İst, 1978.

Endelüsi, Muhammed b. Abdülvehhab, Azbü’z-Zülal fi Mebahis-i Ru’yet-i Hilal, I-II, Katar,1973

Haddadi, Ebu Bekr Ali(v.1397) Cevherat’n-Neyyira  şerhu Muhtasaru’l-Kuduri,I-II, İst, 1317.

Hasan, İbrahim Hasan, İslam Tarihi, (Terc: İsmail Yiğit, Sadreddin Gümüş),I-VI, 1985.

Heyet, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, İst, Sebat yay, 1983.

İbn-i Abidin, Muhammed Emin(v.1836), Mecmu’atu’r-Resail, I-II, İst, 1325.

……………………, “Reddü’l-Muhtar ale’d-Dürru’l-Muhtar şerhu Tenviru’l-Ebsar, I-V, Mısır, 

İbn Hümam, Kemaluddin(v.1457), Fethu’l Kadir,I-IV, Beyrut, ts.;

İbn Kudame, Ebu  Muhammed(v.1223), el-Muğni,I-X, Beyrut, 1985.;

İbn Manzur, Ebu’l-Fazl Cemalüddin,  Lisanul-Arab, r,s,d maddesi. 20 cilt, 1999.

Karafi, Şihabuddin(v.1280), Envaru’-Buruk fi Envai’l-Furuk, I-IV, Beyrut, ts.;

Mansur, Ali Nasıf(v.1954), Gayetü’l-Me’mul şerhu et-Tacu’l-Cami’u li’l-Usuli fi Ehadisi’r-Rasul, I-V, Mısır,1961.

Merğınani, Ebu’l-Hasen Ali(v.1196),  el-Hidaye şerhu Bidayeti’l-Mübtedi, I-IV, İst, 1986;

Meydani, Abdülğani(v. 1036),  el-Lübab fi şerhi’l-Kitab, Mısır, 1960.

Molla Hüsrev, Muhammed b. Feramuz(v.1480), Düreru’l-Hukkam fi şerhi Ğureri’l-Akham, I-II, İstanbul, 1268.

Mustafa Sabri, Kur'an Tercümesi Meselesi, (Çev: Süleyman Çelik), İstanbul 1993.

Müfti, Muhammad Şafi, “Alat-ı Cedide fi Şer’i’l- Ahkam(“A`ala`ati Jadeeda ka Shari Ahka`am),  1988, Pakistan.

Ökten, Sadettin, Ahmed en-Nihavend, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 2/103. İst. 1999.

Saffet Bilhan, Orta Asya Bilgin Türk Hükümdarlar Devletinde Eğitim-Bilim-Sanat, Ankara 1988.

Şen, Zafer, Türk - İslâm Tarihinde Rasathaneler, 2016, İstanbul.                                                                                                                                 

Şeşen, Ramazan, Osmanlılar Devrinde Astronomi.

Tekeli, Sevim, “Osmanlıların Astronomi Tarihindeki En Önemli Yüzyılı,” Fatih’ten Günümüze Astronomi, Prof. Dr.  Nüzhet Gökdoğan Sempozyumu, 7 Ekim 1993, İstanbul 1994.

Unat, Faik Reşit, Hicrî Tarihleri Miladî Tarihe Çevirme Kılavuzu, TTK, Ankara 1988.

Unat, Yavuz, Uluğbey, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 42/127.

Zülfikar Ali Şah, El-Hisabati’l-Felekiyye ve İsbatı Şehri Ramadan, Londra, 2009.